logo

Rüya Şehir Budapeşte

Buda ve Peşte’nin, Tuna Nehri‘nin karşı kıyılarında olmaktan sıkılıp 1873’te birleşmesiyle ortaya çıkan harika şehir Budapeşte. Kente girilen ilk dakikalarda dahi kendine hayran bırakabilme becerisine sahip bir yerleşim yeri burası. Her yerde barok ve gotik eserler mevcut olmasına rağmen modern çağı da içine güzelce sindirmiş. Budapeşte’yi hakkıyla gezmek, tanımak ve değerlendirebilmek için biraz zamana ihtiyaç var gibi. Süre ne kadar uzasa da yetmiyormuş hissi uyandırıyor. Her sokakta yada her caddede yeni bir keşif olanağı çıkıyor. Öyle ki, Opera Binası görmek için çıktığımız gezide başlangıç noktamıza yürüyerek  ve farketmeden bir saat uzaklaştık. Siz siz olun burada bir harita edinin ve zamanınız kısıtlıysa hangi sokaklara girdiğinize dikkat edin, yoksa bizim gibi otobüsünüze yarım saat koşmak zorunda kalabilirsiniz.
13873053_10209811587477338_4660279690327981652_n
Ez cümle, yazılara çok sığmayacak yalnızca yaşanması gereken şehirlerden ancak ben birkaç hayranlık uyandıran yapıdan söz etmeden geçemeyeceğim. En güçlü eserlerden biri bence kesinlikle Parlamento Binası. Bina, kentin Peşte yakasında bulunuyor ve oldukça etkileyici. Akşam saatlerinde ise kentteki diğer pek çok yapı gibi ince düşünülmüş şekilde aydınlatılıyor. Dünyanın en büyük üçüncü parlamento binası olan ve Macar kültürüne ait pek çok değerli parçayı barındıran yapıya rehberli turlar da düzenleniyor. Ancak benim için dışarıdan ışıklandırmayı ve gotik kulelerin güzelliğini seyretmek daha keyifli oldu. Buradan çarşı içine doğru rahatça geçebilirsiniz pek çok keyifli mekan var çarşıda. Akçam yemeği için Gulaş (Goulash) ve ilerleyen saatlerde Macar biraları mutlaka tadılmalı. Biranız elinizde sokakta da çokça eğlenebilirsiniz, sokak müzisyenleri bir harika. Camlar ve şişelerle müzik yapan bir sanatçıyı dinlerken ikinci kez otobüs kaçırma tehlikesi var aman diyeyim.
Diğer ilgi çekici yer ise kesinlikle Zincir Köprü. Klasik bir 19.yy eseri gibi görünse de biraz dikkat edildiğinde dönemin mühendislik harikası olduğu anlaşılıyor. Kentin iki yakasını birleştirmek için yapılan köprü ikinci dünya savaşında yıkımına sebep olacak bir zarar uğramış ve tekrar inşaa edilmiş. Köprünün dört ucunda son derece gerçekçi ve heykel sanatının ustalığını yansıtan aslan heykelleri bulunuyor. Hikayeye göre aslanları yapan heykeltraş, aslanlarının kusursuz olduğunu ve herhangi bir kusur bulan olursa kendini köprüden atacağını iddia eder. Küçük bir kız çocuğu ise aslanların dilinin olmadığını farkeder ve heykeltraş kendini köprüden atarak hayatına son verir. Gerçekten de seyrine doyum olmaz eserlerden biri bu köprü ve Interbus ile buralardaysanız güzel bir tekne turuyla, tüm şehir gibi Zincir Köprü’nün de tadına varabilirsiniz.
Budapeşte’de için gidilmesi gereken en önemli yerlerden biri Budin Kalesi.  Buda yakasında bulunuyor ve 13.yy da Moğol baskınlarını durdurmak amacıyla yapılmış. Sonraları Macar İmparatorunun şehri yönettiği bir binaya dönüşmüş. Barok tarza ilgi duyanların etkileneceği bir mekan olmasının yanında efsane severler için de önemli denilebilir. Özellikle Osmanlı döneminde mahzen, depo ve sığınak amaçlı kalenin altı ve çevresi kullanılırmış. Kısaca kalenin ve çevresinin altında pek çok sığınak, mahzen ve doğal mağaralar olduğu ve bunların birbiriyle bağlantılı olduğu söylenir. Eğer yerin altı değil de üstüyle ilgiliyseniz diğer bir adres muhakkak Gallert Tepesi olmalı. Şehrin tam görünümüne sahip burası ve gerçekten eşsiz manzaralardan birini sunuyor.Burada da bir kale mevcut ve Macar Kurtuluş Savaşı sonrası kenti daha iyi kontrol edebilmek amacıyla yapılmış öyle ki buradaki panaromik şehir manzarası zamanında oldukça önemliymiş. Daha sonra çeşitli baskınlardan kurtulmalarıyla bir de özgürlüğü simgeleyen heykel eklemişler. Macar halkı için özgürlüklerinin ve güçlerinin yazısız simgelerinden biri gibi bu Gallert Tepesi ve Özgürlük Heykeli.
Tüm bunların dışında benim için en önemli yer Balıkçı Tabyası. Buraya akşam saatlerinde gitmek gibi bir şansım oldu ki iyi ki oldu. Kenti kuran yedi kavmin sembolize edildiği yedi kule ve kulelerin bağlanmasıyla ortaya çıkmış sarayımsı bir yapı. Neo-gotik tarza yakın gibi göründü bana. Oldukça görkemli olmasına rağmen aslında çok da eski değil hatta kentte ki diğer yapılara oranla çok genç. Ancak yapımında kentin kuruluş dönemi akımları göz ardı edilmemiş. Şimdilerde ise harika bir ışıklandırma ile süslemişler. Akşamları bu ışıklar sayesinde martılarla birleşen kuleler insana kendini bir masaldaymış gibi hissettiriyor ve hafiften bir boyun ağrısıyla uzun uzun kulelere baktırıyor. Adı Balıkçı Tabyası olmasına rağmen balıkçılıkla pek de ilgisi yok buranın. Kente gelen sayısız baskınları farkedebilmek amacıyla yapılmış ve yapının etrafına burayı sıradan gösterecek balıkçı tezgahları yerleştirilmiş. Burada amaç balık satmaktan öte gözlem noktası oluşturabilmekmiş ve adı da Balıkçı Tabyası kalmış.
Matthias Klisesi, Trinity Meydanı, Tuna Kıyısındaki Ayakkabılar, Margaret Adası, Vaci Utca gibi pek çok görülmesi gereken yer var aslında. Öyle ki gezmekle bitmeyecek gibi. Listeye sürekli görülmesi gereken yerler eklenebilir ve hiç biri hayal kırıklığı yaratmayacaktır. Sonuç olarak Tuna kıyısında da bir bira içmeden günü noktalamayın derim, tarihe doyulacak ama eğlencenin de en güzeli yaşanabilecek kentlerden biri burası.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir